Dramatik Monolog
Porphyria’s Lover şiirinde anlatımın öznelliği şiirin ne olduğundan çok nasıl konuştuğu ile ilgilidir. Şiir bir olay anlatısı sunmaktan ziyade bir sesin bir gecede kendi kendine konuşmayı sürdürdüğü “dramatik monolog” olarak yazılmıştır. Bu formda okur, konuşanın sözlerini doğrudan muhatap olara dinlemez “kulak misafiri” gibi duyar.
Dramatik monolog tarzı şiir; sahne üzerinden topluluğa seslenen bir anlatıcının tersine, kendiliğinden, anlatıcının ağzından dökülen ve beklenmedik biçimde gerçekliği ele veren bir yapıdadır. Başka bir açıdan derinleştirmek gerekirse dramatik monolog; anlatıcının iç çatlaklarından dökülen ses aracılığıyla okuru hem ahlaki olarak tedirgin eden hem de ilginç bir biçimde anlatıcı ile özdeşleştiren bir yapıdadır.
Dramatik monologda anlatımın gücü, anlatıcının kendini savunmakla kendini ifşa etmek arasında gidip gelmesinde ve okurun dizelerin içinden taşan fazlalıkları duymaya başlamasında yatar. Dolayısıyla dramatik monolog, kişiliği “dışarıdan betimleyen” bir anlatı değil; kişiliği kendi dili içinde açığa çıkaran bir formdur. 1Bu formda anlatıcı, okuyucuyu içindeki ‘kötücül’ olana dışarıdan bakıp onu ayıplamaya zorlamaz; aksine, kendi ruhsallığının bütününü olabildiğince deneyimletir.”
Bu bağlamda psikanalitik okuma, şiire dışarıdan yapıştırılan bir yorum değil; şiirin formunun zaten davet ettiği bir yaklaşımdır: “Tanık yokken söylenen söz”, bilincin kontrol ettiği söylemden ziyade bilinçdışının sızdığı bir söylemdir. Peki, şiirde konuşan bu tek taraflı sesin kontrol edilemeyen iç çatlaklarından sızan bu dizeler hakkında psikanaliz bize ne söyleyebilir?
Porphyria’s Lover—Robert Browning
Erkenden başladı, bu akşam yağmur
Rüzgar da uyandı mı sana sızlanarak
Karaağaçların başını yoldu, bütün
Yüreğimde taş gibi bir ağırlıkla dinledim
Gölü azdırmak için de,
Ne fenalık lazımsa onu yaptı—
Porphyria içeri süzüldüğünde
Ne fırtınayı ne de soğuğu içeri aldı;
Diz çöktü, sönmüş ocağı canlandırdı
Ve kulübeyi ısıttı bütün
Tamam olunca bunlar, doğruldu
Üzerinden sular akan şalıyla,
mantosunu çıkardı—
Bir yana koydu kirli eldivenlerini,
Şapkasını çözdü,
Islak saçlarını savurdu
Yamacıma oturdu sonra
Ve adımı fısıldadı—
Cevap alamayınca,
Belinde doladı kolumu
Pürüzsüz ak omzunu açtı,
Dağınık saçları salınırken
Yanağını omzuma yasladı
Beni ne kadar çok sevdiğini mırıldanarak,
Döktü üstümüze, sarışın saçlarını—
O, bütün istediğine karşı kalbinin,
Kendisini bana veremeyen tümüyle
-güçsüz öylesine-
Ne gururun elinden tutkusunu kurtarıp
Ne de dur diyebilen
büsbütün boş ilişkilere
Ama bazen tutku,
Galebe çalar başka her şeye
Nitekim bu geceki eğlence,
düşünmesine mani olmadı
Aşkından sarıp solmuş birisini
Bu yüzden, rüzgarın ve yağmurun
içinden geçerek geldi—
Sonunda biliyordum Porphyria’nın
Beni taparcasına sevdiğini
Emin olmak için baktım
-mutlu ve mağrur gözlerine-
Şaşkınlık doldurdu yüreğimi—
doldukça doldu
Düşünürken ne yapacağım diye
O an benimdi, benim,
Güzel, tümüyle saf ve iyi
Bir şey buldum yapacak:
Saçlarını tek bir sarı,
Uzun kuyruk yaptım
Üç kez boynunun etrafına doladım
Ve boğdum O’nu—
Hiç acı duymadı—
Eminim acı duymadığından—
İçinde arı gizlenmiş goncalar gibi
Kapalı, göz kapaklarını açtım
Güldü mavi gözleri, yine—
Örgüsünü çözdüm, boynunun etrafından
Yanakları bir kez daha kızardı
Benim ateşli öpüşümle
Başını doğrulttum, daha önce durduğu gibi
Yalnız bu kez, başını benim omzum taşıyordu
Şimdi de üzerine yaslandığı gibi—
Gülümseyen, küçük, pembe baş—
Öylesine memnun,
En çok istediği şey oldu diye—
Hoşlanmadığı her şey birden gitti
Ben geldim onun yerine —Porphyria’nın aşığı—
Onun en çok istediği—
Bu tek sevgi dileğinin
İşitileceğini hiç de tahmin etmemişti
Ve birlikte böylece oturuyoruz şimdi
Kıpırdamadan bütün gece
Tanrı da tek bir kelam eylemedi
Şiirin başlangıç anlatımı yalnızca dış dünya betimlemesi yapmaz aynı zamanda dış dünyanın arka plan olmaktan çıkıp ruhsal iklimin parçasına dönüştüğü bir atmosfer yaratır.
Erkenden başladı, bu akşam yağmur
Rüzgar da uyandı mı sana sızlanarak
Karaağaçların başını yoldu, bütün
Yüreğimde taş gibi bir ağırlıkla dinledim
Gölü azdırmak için de,
Ne fenalık lazımsa onu yaptı—
dizeleri ile dış dünya, içerideki gerilimin izdüşümü olarak düşmanca bir nesne temsiline dönüşür. Porphyria’nın aşığı dış dünyayı “kinli” bir güç gibi deneyimler ve yüreğinde “taş” bir ağırlıkla olan bitenleri deneyimlemesi benliğinin zaten gerilim altında olduğunu göstermektedir.
Bu çerçevede Porphyria’nın gelişi, romantik bir kavuşmadan önce, daha farklı bir rolü üstlenir; Porphyria soğuğu ve fırtınayı dışarıda bırakır ve ocağı yakarak kulübeyi ısıtır. Porphyria’nın aşığı açısından Porphyria yalnızca sevgi nesnesi değil; anlatıcının kaotik ve tehditkâr dış dünya temsiline karşı içeride “yaşanabilir” bir iklim kuran düzenleyici işlevi görür. Bu sahne kırılgan kendilikte sıkça karşılaşılan ötekinden beklenen “regülasyon” ihtiyacına benzemektedir. Porphyria’nın aşığı için dünya yalnız deneyimlendiğinde hızla “düşmanca” bir şekle bürünebilir; bu sebeple Porphyria’nın varlığı, benlik sürekliliği sağlar ve dış dünyanın güvensizliğine karşı hayata tutunma sembolü olur.
Porphyria’nın, anlatıcının yanına oturması ile monolog erotik yakınlığı “birleşme” jestleriyle kurar; kolunu beline dolaması, yanağını omzuna yaslaması, sarışın saçlarını dökmesi anlatıcı için iki kişinin temasından ziyade ayrılığın askıya alındığı bir “birleşme fantezisi” gibidir. Şiirin kırılma noktası ve belki de Porphyria’nın aşığının bilinçdışı dinamiklerinin belirmeye başlaması Porphyria’nın bakışını yorumlaması ile anlaşılır.
“Sonunda biliyordum Porphyria’nın
Beni taparcasına sevdiğini”
Yakınlığı birleşme olarak aktaran Porphyria’nın aşığı bu dizelerde karşılıklı sevgiden ziyade onaylanma ihtiyacını anlatmaktadır. Porphyria’nın tapınması adeta benliği dolduran bir yakıt etkisi yaratır. Porphyria hayranlığı ve birleşme arzusuyla anlatıcının benliğine dışarıdan canlılık veren, onu toparlayan bir işlev kazanır.
Kendiliknesnesi ve Aynalanma İhtiyacı
Şiire devam etmeden önce Heinz Kohut’un kendiliknesnesi kavramı Porphyria’nın ruhsal işleyişi hakkında bize verimli bir çerçeve sunabilir. Kohut’un kendiliknesnesi (selfobject) kavramı, kişinin ilişki kurduğu ötekini ayrı bir özne olarak değil; kendiliğin bütünlüğünü, sürekliliğini ve özdeğerini taşıyan bir işlev olarak deneyimlemesine dayanır. Kohut’a göre narsistik ihtiyaçların yaşantılanması çoğu zaman “nesnesiz” değildir; aksine kişi, kendiliğin korunması ve düzenlenmesi için kullandığı nesnelerle veya kendiliğin uzantısı gibi yaşantıladığı nesnelerle ilişki içindedir. 3 Kendiliknesnesi işlevleri zamanla yalnızca ilk bakımverenle sınırlı kalmaz; diğer önemli ötekilere de aktarılabilir. 4
Aynalanma temel kendiliknesnesi ihtiyaçlarından birdir. Çocuk, olumlu özelliklerini bakımverene “yansıtarak” bir tür onay arar; bakımverenin bu girişimleri değerli bulup yüceltmesi, çocuğun kendilik değeri duygusunu içselleştirmesine hizmet eder. 5 Aynalanma ihtiyacının yeterince ve gereğince yerine getirilememesi narsistik kırılganlık ve bir dizi ruhsal güçlükle ilişkilendirilir. 6
Porphyria’nın şiir boyunca aşığı için bir kendiliknesnesi işlevi gördüğü söylenebilir. Anlatıcı kendisini Porphyria’nın aynalamasıyla canlı hisseder ve diri tutar. Dış dünyayı düşman bir öteki olarak algılayan Porphyria’nın aşığı; Porphyria ile birleşmesi, Porphyria’dan aldığı hayranlık tatmini ve Porphyria sayesinde karşıladığı kendiliknesnesi ihtiyaçları ile psişik dengesini kurmuş görünür ancak bu dizelerin devamında anlatıcının iç dünyasından dökülen kelimelerden anlaşılacağı üzere Porphyria ile kurulan psişik denge tehdit ile karşı karşıyadır.
Anlatıcı Porphyria’nın kendisini tapınırcasına sevdiğini söyler ama kendini ona sonsuza dek veremeyecek gibidir. Porphyria’yı “bazen” gelebilen, tutkusu “bazen” ağır basan biri olarak anlatır. Özellikle anlatıcının içinde bulunduğu kırılgan kendilikte dışarıdan gelen onay/aynalanmanın kesilmesi ve kendiliknesnesi ile yaşanan kopuş Porphyria’nın aşığı için basit bir ayrılık veya hayal kırıklığı değil “parçalanma kaygısı” veya “benliğin dağılması” riskini doğurur.
Dolayısıyla anlatıcı kendisini hayatta tutan Porphyria’yı yok etmekten çok, o olmadan kendini canlı hissetmekte zorlanmaktadır ve bu hayati ihtiyaçlarını karşıladığı aşkını içeride tutmanın bir yolunu arar. Porphyria’nın aşığının bulduğu çözüm yolu ise manidardır; Porphyria’nın saçlarını tek bir uzun ip gibi kullanıp boynunun etrafında üç tur sarar ve boğar. Bu hareket, hem birleşmeyi simgeler (saçla sarma/kapsama), hem de ayrılığı ortadan kaldırır (öteki artık gidemeyecektir). Üstelik “o an”ın sabitlenmesi, zamanın akışına karşı bir hamle gibi okunur; Porphyria’nın aşığı “an”ı sonsuzlaştırmak ister. Bu girişim narsistik aşk ilişkisinin bir yüzünü iyi açıklar; ilişkideki öteki kişi, ayrı bir özne olmaktansa ancak narsistik aşığın benliğini ayakta tutan işlevsel bir nesneye dönüşür. Şiirde “O an benimdi, benim” cümlesi ötekiyle yaşanan aşktan çok bir mülkiyet ilanı havasındadır.
Porphyria, artık dış dünyanın belirsizliğine geri dönemez; nesnenin süreksizlik tehdidi, nesnenin canlılığı ortadan kaldırılarak çözülür; Porphyria, aşığının kendi zihinsel süreçlerinin içine emilebilir hale gelir. Porphyria’nın aşığının “Hiç ac duymadı, eminim acı duymadığından” söylemi, okuyucuda eylemi sadist bir efendinin kölesini yok ederek kendini yüceltmesi hissiyatına kapılmasına karşılık bir direnç üretir. Anlatıcı Porphyria’yı “kendini sevdiği için” öldürmez; aksine “kendini canlı hissedebilmek” için Porphyria’ya muhtaçtır—Porphyria olmadan ne kendini sevebilir ne de “tam canlı” olabilir. Cinayet, bir tür “kendiliği sürdürme” hamlesine dönüşür: Bu yönüyle şiir, yazının başında bahsedilen ve dramatik monologun karakteristik özelliği olan “anlatıcıya tanık olan seyirci” anlatısı formuyla doğrudan uyumludur. Anlatıcı yalnızca okura bir olay anlatmaz aynı zamanda okuyucunun huzurunda kendi gerçekliğini kurar.
Cinayetten sonraki sahneler anlatıcının fantezisini tamamlar niteliktedir; anlatıcı, Porphyria’nın mavi gözlerinin yeniden güldüğünü, öpmesiyle birlikte yanağının yeniden kızardığını söyler.
Öylesine memnun,
En çok istediği şey oldu diye—
Bu, gerçekliğin bilgisiyle değil, arzu kurulumuyla anlatılan bir sahnedir; nesne artık “ayrı bir özne” değil, anlatıcının kurduğu sahnede onun istediği gibi duran bir figürdür. Porphyria’nın aşığının narsistik aşk dinamikleri daha belirgin görünmeye başlar; sevgi ötekinin isteğini duymak ve taşımaktan ziyade ötekinin ne istediğini fanteziye uydurmakla birlikte bir tahakküm biçimine dönüşür. Narsistik düzenek, 7 ötekini zihin dünyasında kolonize eder.
Şiirin sonundaki kıpırdamadan oturmanın sessizliği, dışsal bir yargının yokluğundan çok, kurulan donmuş ruhsal düzenin devam ettiğini gösterir: Anlatıcı için önemli olan ahlaki hüküm değil, aynalamanın ve o sabit “an”ın sürmesidir.
Porphyria’nın aşığının “Kıpırdamadan bütün gece Tanrı da tek bir kelam eylemedi” demesi kendilik bütünlüğünü korumaya odaklanmış kırılgan benliğin utanç ve suçluluk süreçlerinin geri planda kalmasıyla ilgilidir. Bu sahne, aslında “pişmanlık yok” demek değil; içeride, suçu işlemiş benliği durduracak/ayırt edecek bir düzenleyicinin yeterince devreye girmediği bir ruhsal iklime işaret eder; kırılgan kendilikte “olgun süperego” işlevlerinin eksikliği ihtimalini çağrıştırır. Böylece şiir, aşkın trajik bir yıkımı olmaktan ziyade, kırılgan kendiliğin sürekliliğini sağlamak için ötekini içsel olarak sabitleyen ruhsallığın dramatik monoloğu olduğunu göstermiş olur.
Okuyucu şiirde yalnızca cinayete değil, kırılgan kendilik için hayati öneme sahip kendiliknesnesi ihtiyaçlarının vazgeçilmezliğine tanık olur. Porphyria’nın aşığı grotesk bir uç noktada durmaktadır ancak ihtiyaçları okuyucuya bütünüyle yabancı değildir. Kohut’un bakımveren-bebek ilişkisinde anlattığı şekliyle her insan ruhsal gelişiminde bir ölçüde görülmek, onaylanmak ve ötekinin bakışında canlı hissetmek davasıyla karşı karşıyadır. Okurun tanıklığında ilginç olan bu “yaşam dolu” ihtiyaçların mutlaklık arzusuyla birleştiğinde nasıl yıkıcı bir sabitlemeye dönüştüğüdür. Kırılgan kendilikte ötekinin “bazen” oluşu belirsizlik yaratır. Bu belirsizlikte kırılgan benliğini dışarıdan onayla ayakta tutan “patolojik” karikatür -Porphyria’nın aşığı- çözümü ötekiyle birlikte yaşamak yerine ötekini saklamakta, ötekinin ayrı bir özne oluşuna tahammül etmek yerine birleşmeyi sabitlemekte, ötekinin yasını tutmak yerine kaybı imkansızlaştırmakta bulur.
Okuyucunun tanık olduğu “patolojik” karikatürün aynalanma ihtiyacı; özellikle ruhsallığın kökenlerine bakınca insanın “organik” ihtiyaçlarının başında gelir. Şiirin haklı şöhreti her insanın kendinden bir parça bulabileceği bu “organik” ihtiyacın trajik bir çözümle doyurulmasında yatıyor gibi görünmektedir.